“Yarım Pansiyon”a mizahi bir yaklaşım

Yaz tatili programları yapıldı ya da yapılacak. Gelişen turizm sektörümüzde rekabet de aynı oranda artıyor. Çok yıldızlı otellerin “Her Şey Dahil” paketleri artık tatilcilerin ilk tercihleri arasında. Peki “yarım pansiyon” kavramı, bu “her şey dahil” çağında nasıl bir noktaya gelmiş olabilir? Bu soruyu kendime sorduğumda, ortaya bu mizahi yazı çıktı.

Okullar kapandı, Ramazan ayı geride kaldı ve bayramı da birleştiren birçok tatilci ile birlikte bu yıl turizm sezonu kapılarını ardına kadar açtı. Özellikle Ege ve Akdeniz’in mükemmel sahillerine serpiştirilmiş, 4-5-6-7-8-10-35-68 yıldızlı bir sürü tesis de ciddi bir rekabet ortamına girdi.

Son yıllarda ardı ardına yaşanan krizler, bu tesislerde de farklı uygulamaları beraberinde getirdi. Uzun süredir “Her Şey Dahil”, “Ultra Her Şey Dahil”, “Dahil olmayanı bul, 10 gün bedava kal” gibi bir sürü seçenekle turist avına çıkan bu tesisler; ortalama bir aile hayatı süren, bakkal, manav ve kasap gibi esnafla iletişimini “veresiye defteri” üzerine kurgulayan ve 1 haftalık bir tatil için 5 yıl eski kaşar yememek zorunda kalan bir kesim için, doğal olarak çok da cazip öneriler geliştiremiyor. Bahsettiğimiz bu sosyoekonomik grup; yine bu tesislerde kalmak ve “5 yıldır eski kaşar yiyemiyoruz, bari ailecek çok yıldızlı bir yerde 3-5 gün geçirip kendimizi ödüllendirelim” dediklerinde ise “Yarım Pansiyon” seçeneğine doğru yönelmek durumunda kalıyorlar. Turizm acenteleri bu seçeneği ballandıra ballandıra satıp, ceplerindeki 3-5 kuruşu da aldıktan sonra ise işin asıl yüzü ortaya çıkıyor. Peki nedir bu “Yarım Pansiyoncuların Çilesi?”

Karısı, 8 ve 4 yaşlarındaki iki çocuğu ile turizm acentesinden 4 yıldızlı bir tatil köyünde 1 haftalık rezervasyon yaptırmış olan Vahit Bey; yıllardır ailesine söz verdiği tatile kavuşmanın mutluluğu ile uçarak evine gider. Uçmak zor olmamıştır, zira zaten yeterince hafiflemiştir kendisi. Ailesine müjdeyi verir ve 15 gün sonra çıkılacak yolculuk için hazırlıklara yavaştan başlanır. Neyse efendim vakti saati gelir ve İstanbul Taksim’den kalkacağı söylenen (tatil paketine ulaşım dahildir) otobüse binilir ve yola çıkılır. 700 kilometrelik yolun ilk bir saati yerleşme ve tatil heyecanına kendini kaptırmakla geçer. İkinci saatin başında tüm yolcular yerleşmiş, kontroller yapılmış, otobüs İstanbul’dan çıkmıştır ve çay, kek servisi başlar. Otobüsteki bütün yolculara sırasıyla ne içecekleri ve ne yiyecekleri sorulur. Herkes çayının, kahvesinin ya da meşrubatının yanına kek, kraker gibi seçeneklerini de alıp keyif çatmaya başlarken, sıra Vahit Bey ve ailesine gelir. Görevli Vahit Bey’e dönerek: “İçecek mi yoksa yiyecek mi alacaksınız?” diye bir garip soru sorar. Vahit Bey de ilk etapta bunu anlamaz ve “Çay, yanına da kek lütfen. Çocuklara meyve suyu alalım. Onlar da kek yesinler. Hanım, sen ne istersin?” der ancak görevli cebinden bir liste çıkarıp Vahit Bey’e gösterir: “Beyefendi, siz yarım pansiyonsunuz. Ya içecek ya da yiyecek alabilirsiniz. İkisi birden mümkün değil” der.

Hafif bir gerginliğin ve laf atışmalarının sonunda, mecburen çocuklara meyve suyu, kendilerine de birer çay alıp sakinleşmeye çalışırlar. Ancak yolun 350. kilometresinde ailecek uyandırılıp “Vahit Bey, yolun yarısına gelmişiz. Bundan sonra kendi olanaklarınızla tesise varacaksınız” cümlesi ile otobüsten indirilmeleri karşısında ne yapacaklarını bilemezler.

Öz Karakaçan Turizm’de zar zor buldukları iki koltuğa dördü sıkışıp kalacakları otele varmayı başarırlar. Resepsiyonda oldukça kibar karşılanırlar. Keyifleri yerine gelmiş, yaşananların kısa süreli bir kabus olduğuna karar vermişlerdir.

Mükemmel otelin lobisinde bir süre dinlenip, odalarının hazır olduğu söylendiğinde yerleşmek için asansöre doğru yol alırlar. Bavullarını yüklenen görevli, odalarının 4. katta, deniz gören güzel bir oda olduğunu belirtir ve daha da mutlu olurlar. Asansöre binince görevli, üzerinde 2 yazan düğmeye basar. Vahit Bey; “Af edersiniz, 4. kat demiştiniz” der. Görevli, gayet kibar bir şekilde “Evet efendim. Ancak sizin rezervasyonunuz yarım pansiyon. Kalan iki katı yürüyerek çıkacaksınız. Ben sizi 2. kata kadar götürebilirim” der. Kabus yeniden başlamıştır. Vahit Bey ve ailesinin; otelde kaldıkları süre boyunca maruz kaldıkları “yarım pansiyon işkencelerinden” bazıları aşağıdaki gibi gelişir: Vahit Bey de diğer otel müşterileri gibi Amerikan bilardo oynayabilmektedir. Ancak deliklere soktuğu her top ekstra olarak yazılmıştır. Vahit Bey’in karısı, su kaydırağına binme konusunda serbest olduğunu, ancak kaydırağın sonunda havuza düştüğü anda ekstra yazıldığını, otel çıkışındaki faturada fark edecektir. Sahildeki aktivitelerden, örneğin muza binebilmektedirler. Ancak düştükleri anda ekstra, faturaya işlenmektedir. Tüm otel müşterileri gibi güneşin batışını balkonundan izleyebilen Vahit Bey, uyku tutmadığı bir gecenin sabahında, güneşin doğuşuna tanık olmayı da yine ekstra olarak ödeyecektir.

Her akşam düzenlenen animasyonlara ailecek ücretsiz katılabilmektedirler. Ancak güldükleri ya da eğlendikleri tespit edildiğinde, faturaları doğal olarak kabarmaktadır. Bir akşam rakıyı biraz fazla kaçırıp neşelenen Vahit Bey’in garsona verdiği bahşişin yarısını garson kendisine iade etmiştir. Bu hareket Vahit Bey’e çok dokunur. Otelin özel plajındaki şezlonglar elbette ücretsizdir. Ancak günlük bronzlaşma oranlarının dermatologlarca belirlendiği aile, ciddi bir bronzlaşma ekstrasını da çıkışta ödemek zorunda kalmıştır. Bunun gibi birçok olayı yaşayan ve bir haftanın sonunda otelden çıkmak için koşarak uzaklaşmaya karar veren ailenin, otel içinde koşamayacağı belirtilmiş, koştukları her adım da muhasebe tarafından odalarına kaydedildikten sonra çıkabilmişlerdir. Dönüş yolunda tur otobüsünü elinin tersiyle iten fakir ama gururlu aile; Hashacamat Tur ile çay ve kraker eşliğinde evine ulaşır. Bir sonraki tatillerini “Ultra Her Şey Dahil” yapmaya karar verirler. Bu onlara 15 yıl eski kaşarsız bir hayat demektir. Ama olsun. Tatil gibisi yoktur.

Gülümsüyorum

Dünya Genetik Projeler Yarışması yapılıyormuş. Tüm ülkelerden genetik profesörleri yarışmaya çalışmaları ile katılmış. İlk Fransız profesörün çalışmasının başına gelmişler. Jüri başkanı çalışmasının ne olduğunu sormuş. Fransız profesör başlamış anlatmaya: “Ben inek genleri ile tavuk genlerini birleştirdim. Ortaya çıkan mahlukatın eti hem kırmızı et kadar lezzetli hem de beyaz et kadar sağlıklı oldu” demiş. Ardından diğer çalışmaları ülke ülke gezmeye başlamışlar. Sıra gelmiş Türkiye’den bizim Laz profesöre.

Jüri başkanı: “Sizin çalışmanız nedir?” diye sormuş. Laz profesör anlatmış: “Karpuz genleri ile hamamböceği genlerini birleştirdim.” Birden tüm jüri üyelerinden bir kahkaha kopmuş ve başkan Laz profesöre “Bu çalışma ne işe yarar?” diye sormuş. Laz profesör de açıklamış. “Gayet basit. Karpuzu kesiyorsun, çekirdekleri kendiliğinden kaçıp çıkıyor.”

Ayın Fotoğrafı

Yaz aylarında sahillerin ve denizin tadı çıkarılacak. Bir eğlence de kumdaki aktiviteler. Bakın bir sanatçı, kumdan heykel konusunda nasıl bir çalışma yapmış!

+ayin_fotosu

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page