Yangından son kurtarılacak: İstanbul!

yasamdanMedeniyetlerin beşiğidir Türkiye’nin her karış toprağı. Binlerce yıldır birçok kültüre ev sahipliği yapmış, göç yollarının son durağı olmuş, bir eli Avrupa’da bir eli Asya’da yaşamış bir coğrafyanın üzerinde yaşayan son devlettir Türkiye Cumhuriyeti.

Medeniyet, kültür demişken, öyle sıradan toplumlardan bahsetmediğimizin altını çizmekte özellikle fayda var. Tarihin ilk yazılı anlaşması Kadeş de bu topraklarda tarihe kazınmış, devrinin en güçlü imparatorlukları da bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve nihayetinde dağılmış. Çağlar boyunca yaşamın o kadar yoğun olduğu bir yer olmuş ki şu an yaşadığımız topraklar, nereyi kazsak tarih fışkırmış ve hala da fışkırıyor.

İşte belki de bu anlamda dünyanın en değerli kültür hazinesi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin bir de incisi var: İstanbul! Uğruna yapılan savaşların haddi hesabı yok. İstanbul’u almak, bir devri kapatmak ve yeni bir çağ açmak olmuş, tarihe baktığınızda. Hiçbir şehir, tarih tarafından böyle bir onurla ödüllendirilmemiştir.

istanbul-2-695İstanbul; izleri hala hissedilen ve yaşanan güçlü imparatorlukların başkenti olarak nam salmış bir şehirdir. Ve aynı zamanda dünyanın en alımlı, en güzel, en kadın şehirlerinden biridir. Ve bu şehrin içinde binlerce yıllık kültürlerin mirasları korunmaktadır. Bu mirasların en göz önünde olanları bildiğiniz gibi tarihi binalar. Osmanlı’dan kalanlar en iyi durumda olanlar. Ve ne yazık ki her biri, İstanbul’un günümüz piyasa koşullarına göre en gözde yerlerinde bulunuyorlar. Ve işte bir gün yanıyorlar, yıkılıyorlar. Siluetleri kalsa bile, içerdikleri tüm anlam, taşıdıkları tüm miras kül oluyor.

Tarihi binaları yandıkça prenseslikten kül kediliğine geçmeye başlayan İstanbul; birçok anlamda yanına bile yaklaşamayacak Avrupa kentlerini kıskanır hale geliyor sonra. O kentlerde, tüm dokuları ile kenti süsleyen tarihi binalar yanmıyor çünkü. Korunuyor. İstanbul kadar kadın olamayan, İstanbul kadar alımlı olamayan birçok Avrupa kentinin mücevherleri korunuyor ama biz kadınımızı koruyamıyor, O’nun mücevherlerini saklayamıyoruz.

Kıskanıyor ama çokça üzülüyor İstanbul. Paris’te, Budapeşte’de, Prag’da, Londra’da, Barcelona’da, Floransa’da, Roma’da, Berlin’de, Amsterdam’da ve daha birçok şehirde asla yanmıyor tarihi binalar. Avrupalı, gözü gibi bakıyor, aşık olduğu şehre, hala. İtalyan yazar Edmond De Amicis; 1874 yılında İstanbul’a gelip de aşık olunca bu şehre, “Bu şehir bir ya da iki yüzyıl içinde nasıl olacak acaba?” diye kaygılanırken, rastladığı güzelliklerin yavaş yavaş medeniyete kurban edildiğine tanık olurken, gelecekteki İstanbul içinde rengarenk küçük evleri, koruları düşleyemediğini söylerken duyduğu o acıyı dile getirecek. O, kendi şehrini koruyacak ama İstanbullunun İstanbul’u koruyamamasına karşın. Ve isyan edecek İstanbul; kendisine tutkusu olanların değil de bir yabancının bu üzüntüsünü hissedince.

ist2Ve İstanbul kırgın.
Ve İstanbul hüzünlü.
Ve İstanbul yanık kokuyor, geçmişini hatırlayabildiği her yerde. Çünkü İstanbul’un gökdelenlerinde yangın çıkmıyor. Akıllı sistemlerle korunuyor her biri. Çünkü gökdelenler rant kavgalarının sonuçlanmış hali. Çünkü onlar ticari yatırım. Çünkü onlara özel sektörden birileri milyonlarca dolar akıttı ve bu paralarının yanıp kül olmaması için teknolojinin tüm olanaklarını kullanıyorlar.

Ama İstanbul’un binlerce yıllık mücevherleri olan tarihi binalar, birilerinin milyonlarca dolar akıtığı binalar değil işte. Teknolojinin en son hali birçok sebepten dolayı bu mücevherlere uygulanmıyor. Sonra birgün yok oluyorlar ve sonra bu yanmış, yok olmuş hallerine özel sektörden biri milyonlarca dolar akıtıyor. Otel yapıyor mesela. Zamanında yanan o bina, sonra hiç yanmamaya başlıyor.

Mücevherleri elinden alınan tarihin en güzel kadını İstanbul; kıskanıyor bu yüzden Avrupa şehirlerini. Giderek daha da solgun, daha da umudu sönük bir kadın haline geliyor. Koruyamıyoruz işte kadınımızı artık. Avrupalının koruduğu gibi koruyamıyoruz.

Biz ki delikanlı adamdık oysa. Kadınımız için canımız fedaydı. Onun saçının teline gelecek zarar için kendi canımıza kıyardık. Kavlimiz bu değil miydi?

Ya biz vazgeçtik delikanlı gibi delikanlı olmaktan ya da İstanbul gözden düştü. Ve yüzünün en güzel yerlerinden dumanlar çıkan, giderek o duru ve doğal güzelliğini yitiren, yeni adıyla metropol haline dönüşen bir kimliğe yaklaştı. Ve delikanlılığımızın kadını, yangında son kurtaracağımız bir önemsizlik kisvesine büründü.

Ya İstanbul ya da İstanbullu böyle değildi eskiden. Hatta çok daha eskilerde hiç böyle değilmiş İstanbullu. Sanırım uğruna ömrünü adamak ile ilgili, insanın değer verişi de sevgisi de! 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aşkla, sevgiyle, tutkuyla sarmış, sarmalamıştı. Bizans surlarına Osmanlı sancağını dikmek için ölmeye değerdi ve Ulubatlı da seve seve ölmüştü. “Yar” idi İstanbul. “Canan” idi. Gözden bile sakınılan, yüzüne gölge düştü mü binlerce sevdalısını ateşlere atandı. Fatih’in de, Ulubatlı’nın da, o surların önünde ölenlerin de sonradan o surların içinde doğanların da gönlüne kazınmıştı İstanbul.

Böyle bir aşk ile bağlanınca insan yaşadığı şehre, o şehri bir toprak parçası gibi değil de bir sevgili gibi sevince; İstanbul’un da gül yüzü daha da bir güzelleşti zaman içinde. Osmanlı’nın tüm zevkli mimarisi, tüm ihtişamlı inceliği yıllarca nakşedildi bu narin yarin boynuna, bileklerine, gözlerine, saçlarına… Osmanlı’nın padişahlarına şiirler yazdıran kadındı İstanbul. Her sabahı ışıl ışıl, her gecesi tutkulu.

İşte bu sevginin, bu aşkın yücelttiği İstanbul; tüm çağların en güzel kadını, uğruna tarihin değiştiği bir sultan, sırf yanında kalmak için tüm gemilerin yakıldığı bir sevgili olarak geldi bugünlere.

Sonra ne mi oldu?

Sonra İstanbullu değişti, dünya değiştiği için. Gözünden sakındığı İstanbul uykuya daldığında, gizlice odasına girip gerdanlığını çaldı bir gece. Bir gece küpelerini, bir gece broşlarını, sonra bileziklerini derken, ne kadar kültür ve tarih hazinesi varsa üstünde, hepsini yağmalamaya başladı. Acımadı İstanbullu, bu soylu ve nazenin kadına. Kimi zaman dövdü, kimi zaman hakaret etti, kimi zaman yaktı geçti. Bir kabus gibi çöktü değişen zaman ve değişen değer yargıları, bu yaralı ve acılı kadının yüreğine.

Ama hep gururlu, onurlu, dimdik durdu karşımızda. Asla belli etmedi gözyaşlarını. Asla çekiştirmedi İstanbulluyu, İstanbullu olmayanlarla. Bir zamanlar uğruna ölen delikanlıların torunlarını asla kurda kuşa yem etmedi. Hep o güçlü, vakur, hanımefendi tavrı ile durdu yanı başımızda.

Ağlayabilseydi İstanbul, kendi yangınını da söndürürdü sanırım. Ama öyle kırgın ki kadınımız bize, artık gözyaşı bile dökmüyor acizliğimize.

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page