Sualtı cennetinin sonsuz çekiciliği

Eğitmen brövemi ilk aldığım zamanlarda, şirketteki arkadaşlarıma bir yıldız dalgıç eğitimi vermiştim. Amacım çevremde daha çok insanı sualtı dünyasıyla tanıştırmaktı. Hepsine bir hafta boyunca iş çıkışı teorik ders anlattım, hafta sonunda da eğitim dalışlarını yaptık. Eğitim dalışlarından sonra sırtında tüm dalış kuşamıyla tekneye zar zor çıkan bir arkadaşım “Bu kadar sefaya bu cefa çekilmez, dalmak akıllı adam işi değil!” demişti.

+cam_bal¦-klar¦--1

Dalış malzemeleri, fotoğraf malzemeleri, kızımın oyuncak valizi ve eşimle benim mütevazi valizimizin bulunduğu taşıma arabasını, Şarm-El Şeyh Havaalanı’nda iterken ben de içimden “Dalmak akıllı adam işi değil!” demiştim. Sonra 2 saat rötar yüzünden eşim minicik duty-free dükkânlarını beşinci kere tavaf ederken, ben çektiğim fotoğraflara bilgisayardan baktım. Bin kare içinden yine birkaç tanesi “Değer kardeşim, her türlü cefaya eziyete değer!” dedirtti bana…

Size kısaca bir dalış gününü anlatayım ve son Şarm-El Şeyh seyahatinde çektiklerimden bir iki resimle süsleyelim bu anlatımı… Siz karar verin: Değer mi, değmez mi?
Ben artık dalış seyahatlerine bütün aile çıktığım için; mecburen Türklere ait Şarm’ın en lüks tatil köyü tadındaki bir otelinde kalmak zorundayız. Mısır’da otel kalitesi çok düşük olduğu için kaldığımız otel neredeyse Mısır’ın en lüksü olsa da öyle bizim anladığımız anlamda lüks değil, sadece temiz… Bu da çocuklu aile için en önemlisi…

Dalış hazırlıkları bir gece önceden başlıyor. Gece yatmadan önce fotoğraf makinesi dalış kabı temizleniyor, su sızdırmaması için silikonlanıyor ve kontrol ediliyor. Makineye yeni kart ve gün içinde şarj edilmiş pil takılıyor. Bir iki kare çekip flaş ve makinenin son kontrolü yapılıp, devasa dalış malzemeleri çantasının yanına konuyor. Mısır’da bahşiş ile her şeyi yaptırabildiğinizden, o beton tonoz ağırlığındaki çantanızı siz taşımıyorsunuz en azından…

Eşim ve küçük kızım daha güzellik uykularının ilk saflarındayken, ben sabah saat 7′de kalkıp sessizce kahvaltıya gidiyorum. Yolumuz uzun olduğu için öyle mükellef bir kahvaltı yapmak yok, mısır gevreği veya musli yeter de artar bile…

Kahvaltının ardından Mısır çöllerinde takriben 45 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra yerel dalış teknelerinin iki limanından biri olan Shark Bay limanına geliyoruz. Burası küçük bir liman; aynı boy, aynı tip ve aynı renkteki belki 200 teknenin aynı anda hareket edeceği küçük bir liman… Önce girişte üstün körü bir arama yapılıyor ama eskaza biraz tepki verirseniz çantanıza bakan askere, o zaman tam didik didik ediyorlar çantanızı; en iyisi sessizce yürüyüp geçmek…

Teknelerin hepsi birbirine çok benzediğinden, bizimkinin adını iyi ezberlemeye çalışıyorum: Albatros, Albatros, Albatros…

Teknede tatile beraber çıktığımız bir sürü Türk var. Bu nedenle ilk dalış noktasına varana kadarki 45 dakikalık yolculuğumuz sıkılmadan geçiyor. Benim malzemelerimin hepsi kendimin olduğu için şanslıyım. Diğer arkadaşlar gibi malzeme peşinde koşmadan, tüpümü, dalış yeleğimi, regülatörümü ve ağırlıklarımı hazırlıyorum, kontrol ediyorum. Sonra bir kenara koyup dalış brifingi için teknenin üst katına çıkıyorum. Teknelerdeki dalış rehberi dalışınızın en önemli unsurlarından biridir. İki sebepten dolayı: Bir, sizi dalışta keyifle gezdirip değişik canlı gösterecek olan o… İki, teknede sizi kurallarla sıkboğaz etmeden huzurlu bir gezi yaptıracak olan da o… Bizim teknedeki Zuzu (bütün dalış rehberlerinin böyle kısa adları vardır. Zuzu da muhtemelen yabancılar Zubeydullah diyemeyeceği için takılmıştır) dalış hakkında brif verirken önceleri “Kendi aranızda konuşmayın” filan diye biraz tavır yaptı ama sonra o şeker gibi çocuk çıktı. Dalış yapılacak yer hakkında harita üzerinde bilgi aldıktan sonra, dalışı beraber yapacağımız arkadaşlarla bir kısa toplantı daha yapıp, dalış elbiselerini giymeye başladık. Benim elbise giyile giyile faraş gibi olup vücudumun şeklini aldığı için, ben kolayca giydim. Ama bir çok insan için o daracık neopren elbiseyi giymek çok zordur. Elbiseyi giydikten sonra takribi 30-40 kilo ağırlığındaki dalış malzemelerini kuşanırsınız. Tatlı tatlı sallanan teknede ayakta palet, kafanızda maskeniz, sırtınızda tüp suya atlamak için sıranızı beklersiniz. Ben yine şanslıyım, güvenlik olarak en arkadan gideceğim için tekne biraz boşaldıktan sonra hızlıca giyinip kendimi masmavi sulara bıraktım.

Suya kafanızı ilk soktuğunuz, ağırlıksız ortamı hissettiğiniz o ilk andan itibaren başlar sualtında olmanın muhteşem duygusu… Ama bu duyguyu anlatmayı bir başka yazıya bırakıyorum. Aşağı yukarı bir 40 dakika süren keyifli bir dalıştan sonra tekneye çıkarsınız. Teknede aşçının sizin için hazırladığı “tekne yemeğinden” midenizi bozmayacak olanını özenle seçip yedikten sonra, bir -iki saat teknedeki insanlarla cinsiyetinize göre dalış, futbol, politika, dizi, ayakkabı-çanta, alışveriş filan sohbeti yapıp, ikinci dalış için hazırlanırsınız. Sonra bir keyifli dalış daha…

Son dalıştan sonra ıslak malzemelerinizi teknedeki musluk suyu ile yıkayıp, kurumaları için asarsınız. Biraz suyu süzüldükten sonra hepsini yine o büyük çantaya doldurursunuz. Tekne limana doğru yol alırken tatlı bir rüzgâr eşliğinde sıcak çayınızı veya soğuk biranızı yudumlarsınız. O sırada batmakta olan güneş, bulutları ve mavi denizi, kızılın tonlarına öyle bir güzel boyar ki fotoğraf makinesini sualtı kabından çıkarsam da bir iki çeksem mi diye ikilemde kalırsınız.

Evet, sizin için seçtiğim fotoğraflara bakın ve siz karar verin, değer mi bu cefaya diye… Ben yazarken bile inanılmaz bir özlem duydum, ah keşke şimdi oralarda olsam dedim. Benim oyum belli…

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page