Özen göstermeyi unuttuk sanki

“Eskiden”, “Bizim zamanımızda” gibi kalıplarla başlayacak cümleler kuracak kadar yaşlanmadım henüz ancak çağ öyle bir çağ oldu ki bu kalıpları kullanmazsam, anlatmak istediğimi anlatmayı başarmam çok da mümkün olmuyor. “Özen” konusu da işte bunlardan biri. Özen kavramını çok daha geniş bir perspektifte algılamışımdır her zaman. Bir anlamda hayatımın parçası, karakterimin yapı taşlarından biri. Çok kez yakın dostlarımdan, “İnce düşünüyorsun, aynısını da karşındakinden bekliyorsun. Olmayınca da şaşırıyor, kırılıyorsun” şeklinde eleştiriler almışımdır. Sayıları da az değil bu olayların.

Sanırım sosyal medyanın bu denli hayatın içine girmesi, teknolojinin de insanları kendi içlerine hapsetmeye başlaması ile daha da şiddetlendi bu “özen” özlemi bende. Önceleri kafelerde göremez olduğum ince belli, klasik çay bardağını ve bunun ritüelini özlerdim. Fincanlarda gelen çaya sıcak bakamadım bir türlü ve hala da bakamıyorum. Önceleri çay bardağını önemsizleştirmeye çalışan, hatta “fincan daha elittir, çay bardağı ile kafede çay mı içilir?” ana fikrini savunan kafeler; bugünlerde bazı önemli markaların bazı önemli tasarımcılara hazırlattığı “yeni nesil çay bardağı” ile çay servisi yapmaktan gurur duyar hale geldiler. Peki ne oldu da yakın zamanın “elit” fincanı, bugün az biraz form değiştirmiş çay bardağı tarafından bir köşeye atıldı?

Bir başka konu da mektuplardı örneğin. Teknoloji bu kadar ileri değilken, hızlı bir haber iletmek için ancak telgraf varken ve o da çok uzun yazılamazken; mektuplar vardı hayatımızda. Uzun uzadıya dertleşeceksek, hasret gidereceksek, meraklarımızı soracaksak o çok uzaklardaki önem verdiklerimize; sarılırdık kağıda kaleme. Özel zaman ayırırdık bu iş için. Hiçbir şeyi atlamamaya çalışır, yazdığımız cümlelerin yanlış anlaşılmamasına uğraşırdık, yazarken. Sonra çok dikkatli yazardık o beyaz, temiz kağıtlara. Klavyeler gibi değildi, iki saniyede silinmiyordu hatalar. Çizmek de istemezdik yazdığımızın üstünü. Sanki özen göstermemişiz, çala kalem yazmışız gibi olurdu o zaman. Mektup dediğin, tertemiz kağıtta, okunaklı yazıda, özenle katlanıp zarflanmış olmalıydı.

Sonra teknoloji geldi ve dedi ki:” Neden bu kadar geriliyorsun? Al sana e-mail. Dilediğin zaman yaz, fotoğraf gönder, yanlış yazınca hemen düzeltebil. Mektup demode oldu, boşver onu”… Oysa konu sadece mektup değildi ki! Mektubu yazma isteği, yazılacak kişi, yazma süreci, postalama, bekleme, eline ulaştı mı ulaşmadı mı telaşı, ulaştıysa ne yanıt gelecek, ne zaman gelecek? Hatta postacılar da gitti sonra mektuplar gidince. Postacıları kovalayan sokak köpeklerinin olduğu karikatürler de gitti. Postacı fıkraları gitti hayatımızdan örneğin. Pullar gitti. Bugün 10 – 15 yaşında bir çocuğa, zarfın üstüne pul yapıştır deseniz, sizce kaçı bilir o pulun arkasının yalanması gerektiğini?
Kaç kişi hatırlıyor, pulun arkasındaki o yapışkanın tadını? ana_yazi_1

Teknoloji yüzünden unuttuğumuz başka özenlerimiz de oldu. Aklıma gelenlerden biri de aile büyükleri çevresinde toplanılan özel zamanlarla ilgili. Yani daha çok bayramlarla… Önceleri bayramlaşma çok özel bir ritüeldi bu coğrafyada. El öpmek saygıdandı. Büyüklerin yanında oturup sohbetlerini dinlemek, o evin alacağı insan sayısını zorlamak, oturacak yer kalmayınca yere çömelmek ama ne olursa olsun o ortamda bulunmak vardı. Cep telefonlarından, herkese ortak yazılmış otomatik bir mesajla sevdiklerimizin bayramlarını kutlayıp, özen gösterdiğimizi sanan insanlar değildik çoğumuz. Oysa bugün “Tek tek ne uğraşacağım? Otomatik göndereyim, kimseyi de atlamamış olurum, başım ağrımaz” özensizliğinde kutlanan bayramlar yaşıyoruz her birimiz. Ve çocuklarımız böyle büyürken, yaşlandığımızda da oğlumuzdan, kızımızdan “Ramazan Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, esenlikler dilerim” samimiyetsizliğinde mesajlar almaya alıştırmamız gerekiyor belki kendimizi.

Sonuçta teknoloji çok önemli, kabul. Ama şu bir gerçek ki teknoloji, hayatımızı kolaylaştırmalı, konforumuzu artırmalı, zamanımızı bize geri iade etmeli. O zaman da kendimize ve sevdiklerimize ayıracağımız zamanlara dönüşebilmeli.
Eğer teknoloji insanlar arasındaki o küçük nüanslarla sağlanabilen samimiyeti ortadan kaldırıyorsa, durup hayatımıza, değerlerimize, nelere özen gösterip göstermediğimize bir bakmamız lazım.

Çok şey kaybediyoruz aralarda, farkında bile olmadan. Ve sonra gün geliyor ya çay bardaklarını ya da bize özel yazılmış, zaman harcanmış, emek verilmiş bir kutlama kartpostalını özler hale geliyoruz. Özlediklerimiz maddiyatta son derece düşükken, maneviyatta duyumsattıkları da bir o kadar büyük işte. Ve özen göstermek kavramı da tüm bunlarla birlikte yavaş yavaş elini eteğini çekiyor hayatımızdan. Bence bu yüzden insanlar biraz daha yalnız, yarattıkları sanal kalabalıklar içinde. Bu yüzden biraz daha mesafeli, güvensiz ve şüpheci; diğer insanlara karşı. Çünkü çay bardağı gibi değil artık samimiyet. İçtenlik, mektuplara yazılır gibi değil.

Nasıl olur ileride, neler değişir bilmiyorum. Ama orta yaşın içinde bunları özledikçe, kendim olduğumdan yaşlı ve hüzünlü buluyorum zaman zaman. Sanki bana dairlerin önemsizleştirildiği, herkesin “günümüz insanı” olmaya, öyle yaşamaya, öyle düşünmeye ve sadece günümüz değerlerine odaklanmaya mecbur bırakıldığı bir dünyanın içinde tüketiyor gibiyim kalan günleri. Özenlerim özleme, ince düşüncelerim havaya karışıyor. Hayat ise işte hala aynı, hızlı ve dirençli; akıyor önümde.

Ayın Fotoğrafı

ayin fotosu

Gülümsüyorum

Sayılar yalan söyler mi?

Öğretmen matematik dersinde öğrencilerine anlatıyordu: « Çocuklar sayılar asla yalan söylemez. Örneğin bir adam bir tarlayı on günde sürerse, on adam aynı tarlayı bir günde sürebilir. Buna benzer bir örnek de siz verin bakalım!». Bunun üstüne arka sıralardan bir çocuk ayağa kalkar ve hınzır bir gülümseme ile şu önermeyi kurar: “Örneğin bir gemi Atlantik Okyanusu’nu altı günde geçerse, yüz kırk dört gemi bir saatte geçer”

 

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page