Gitme vakti- Medcezir volume 1

Bu yıl ne çabuk bitti.
2006 da tüm hayatım değişmişti. Gitme vaktiydi. Yepyeni bir hayat vardı karşımda keşfedilmeyi bekleyen. İstanbul’dan kaçacaktım sonunda, çok özleyecek, çok acı çekecek, ama sanki kabuslarla dolu bir rüyadan da uyanacaktım.

Öte yandan sakız gibi beyaz çarşafların serildiği, penceresinden hafif hafif esen meltemin tül perdeyi havalandırdığı, mis gibi deniz kokusunun burnuna geldiği ve kuş tüyü yorganına daha da sıkı sarılıp uyumaya devam ettiğin bir rüya gibi kalacaktı İstanbul geride.

İstanbul inanmak istediğim büyülü bir masaldı aslında, sevdiğinde acıtıyordu çoğu zaman, kaçmalıydım ki değerimi anlamalıydı.

O büyülü masalın içindeki prenses değil, prensesin söküğünü diken yardımcısı yada ona bir gün yakışıklı prens seni gelip kurtaracak, mucizelere inanmalısın küçüğüm deyip duran aslında mucizelere kendiside inanmayan bir iyilik meleği olmaktan da sıkılmıştım.
Yardımcı oyuncu olmaktan da.

Hem ne vardı ki bu şehirde Allah aşkına!

Yalan ilişkiler, tiki tiki bunu yapan pek çok kişi/ler, makyajlı-boyalı-süslü caddeler, cetvelle ayrılmış gibi duran bazı bölgelerin göz kamaştıran zenginliği, sanat, kalite, sosyalleşmeye ve sınıf oluşturmaya birebir lüks mekanlar az ilerde ise lağım kokan dereler, gece kondu yığınları, berbat bir trafik, yere tüküren, fosur fosur sigara içen cahiller, kısa mesafe bindin ya da bozuk para vermedin diye seni azarlayan taksiciler, her an saldırıya uğrama tehlikesi, çağdışı, fanatik düşünce sistemleri… Dehşet bir tezatlık, bir olamama…

Ama tiyatrolar vardı, çok güzel kitabevleri, konserler, partiler, her gün başka bir aktivite. Tiyatrosuz ne yapacaktım, Türkçe bir ilan bile okuyamamak?

Bırak Allah aşkına Nisan! Ne tiyatrosu! Kaç defa gidebiliyordun sanki tiyatroya, trafik korkusundan evden burnunu çıkaramıyordun çoğu zaman. Ya bilet bulunmazdı, ya da zamanında yetişemezdin zaten çoğu şeye. Bu nedenle tüm İstanbul kendine küçük küçük İstanbul’lar yaratmamış mıydı? Yıllarca işi olmadıkça başka semtlere bile uğramamış insanlar yaşamıyor muydu sanki bu şehirde.

İstanbul’da yaşıyorum diyen her insan İstanbul’lu muydu sanki. Çok büyük bir kısmın tek sosyal aktivitesi evde oturup bitmek bilmeyen dizileri izlemek değil miydi?
Evli kadınlar kendini Aliye’ler, bekar kızlar ise kendini Demir’e mi yoksa Selim’e mi aşık olduğu bile belli olmayan Esma’lar sanmıyor muydu?

Erkekler sadece maçları ya da Polat’ın hangi bölümde Memati’ye kimleri vurdurttuğunu konuşmuyor muydu? Sanki yaşamak istediğim entelektüel çevrenin parçası mıydım? Ya da o kültürlü entelektüel bir gurup gerçekten var mıydı?

Aslında “ Mutluluk” kitabındaki gibi suyu, sobası bile olmayan, çatısı akan ve leş gibi rutubet ve hastalık kokan ama yinede bir renkli televizyona sahip ve uyuşturucu almış gibi dizilere ve magazin programlarına kilitlenmiş evler ve o evlerin umutsuz, şişman, bir kitap bulsa okumayı bile sökemeyecek insanlarından oluşmuyor muydu İstanbul ve hatta tüm Türkiye.

Ya çok sevdiğim işim ne olacaktı. Projelerim, dergilerim, gazetelerim, PR araştırmalarım? Ne bir gram Hollanda’ca biliyordum ne de Hollanda’ca sizin için aranmayabilir dedirtecek bir İngilizce. Ki PR demek hem çok akıcı konuşma hem yazabilme kabiliyeti demekti. Dile çok hakim olmam gerekiyordu. Ne büyük şanssızlıktı ki sadece İngilizce konuşan bir ülke bile değildi gittiğim ülke. Amaaan ne olacaktı ki yani bir-iki yıl ara vermiş olurdum en fazla. Buna da bir çare bulunacaktı elbet.
Evet evet gitmeliydik bu şehirden. En azından denedim demek için.
Sonra ailem??

Canım annem, babam ne olacaktı? Her anım, hatıram onlardan uzakta mı geçecekti?
Ben, şunu yaptık, bunu yaptık diye anlatacak ve birkaç fotoğraf mı gönderecektim hep?
Yetmemiş miydi 11 yaşımdan beri onlardan ayrı olmak.
Evimiz hep öyle huzurlu, mutlu, güvenli, mis gibi yemek kokulu, kahkahalı, ama daha da uzakta mı kalacaktı?

Bir gün de iş çıkışı yanındayım annecim diyemeyecek miydim?
İçimi ne kadar acıtacaktı daha bu özlem, kavuşamama.
Acaba her şeyi bırakıp dönse miydim baba evime?
Sevgilim gidip kendine kariyer mariyer yapmalıydı beklide başka ülkelerde, onun peşinden yürüyecek takatim olacak mıydı?

Ama bu aşktı… Beraber yürümek lazımdı. Hep aynı yöne bakmasak bile o eli bırakmamak gerekiyordu. Bırakmak istemiyordum ki ayrıca. Üstelik sarhoştum bu adamla. Üstelik mutluydum. Uzaktan bir ilişki yürümediğine göre bir evlilik hiç yürümezdi. Kalırsam İstanbul için değil zaten ailem için kalabilirdim. Ama o macera, bilinmezlik, keşfetme arzusu, aşk, özgürlük, her şeyi beraber tatma şansı… Kim bu şanslara sahipti ki? Elbette gidecektim.

Lale yetiştirecek, sümbül dikecek, bisikletle seyahat edecek, diller öğrenecek, kendime uzun bir tatil hediye edecektim. Ülkeler ülkeler ve ülkeler keşfedecektik.
Ve Amsterdam uçağına o ülkede beni nelerin beklediğini çok çok merak ederek bindim.
Sevgilime, “ne olursa olsun yanımda olacağına söz vermeni istiyorum” dedim endişeyle. “ söz veriyorum güzel sevgilim ” dedi şevkatle.

Ve neler neler oldu son iki yılda??? Hepsi gelecek sayıda…

Ben yazılmamış med cezirlerimi yazarken hepinize mutlu, mucizevi ve bol ışıltılı yıllar!!!
Nisan

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page