Bir kente ruhunu katan ünlü mimar Antoni Gaudi ve Barcelona

la-pedreraTramvay yolunda dilenci görünümlü biri yatıyordu. Üzerinde eski ve modadan hayli uzak elbiseler, ayağında oldukça eski bir ayakkabı vardı. Bir ayağı çıplaktı, parmakları morarmıştı. Az ilerde tramvayın ezip geçtiği diğer ayakkabı duruyordu.

Adam, kir ve bakımsızlık içindeydi. Sakalları uzamıştı. Yorgun olduğu yüzündeki derin çizgilerden anlaşılıyordu. Dizlerini göğsüne doğru çekmiş, güçlükle nefes alıyordu. Tırnakları kir içindeydi, avucundan bir haç sarkıyordu.

Belli ki sarhoşun, ayyaşın tekiydi. Sabaha kadar içmiş ve belli ki tramvay yolunda sızıp kalmış zavallı diye düşündü yoldan geçenler. Tramvay da fark edemeyip çarpmış olmalıydı.

Böylesine zavallı bir adamın kimi kimsesi de yoktu büyük ihtimalle. Yine de hastaneye götürmek için polisin gelmesini beklemek en iyisiydi. Hala nefes alıyor gibi görünüyordu ama ne olacağı belli olmazdı. Bu dönemde başını polisle derde sokmaya yada rutin hayatlarında bir ölüme tanıklık etmeye ve bir dilenci için bu kadar zahmete girmeye hiç mi hiç gerek yoktu.

Dilencinin ağzı burnu kan içindeydi, zaten baygın yatıyordu. Kim olduğunu zaten öğrenemeyeceklerdi. Evet, evet kesinlikle farkında değilmiş gibi davranmalıydılar. Dilenci birkaç saat daha orada öyle yatacaktı…..

Bir Temmuz sabahıydı. Güneş, yeni yeni kendini ısıtırken, gözlerini ovuşturdu adam. Sabaha kadar çalışmıştı.

Çocukluğunu hatırladı. Ömür boyu yenemediği bir romatizmal hastalığa sahip olmuştu daha çocukken. 11 yaşında manastıra girmiş ve koyu bir Katolik olarak ayrılmıştı. Manastırda geçirdiği günler boyunca doğayı izlemiş, tüm mevsimleri ağaçlarla beraber yaşamış ve ağaçların tüm kıvrımlarını ezberlemişti. Tüm sevgisini doğadan ve Tanrı’dan almış ve yine onlara vermeye and içmişti.

Doğanın dengesi ve inancın gizemlerini hayata dökmek için birkaç ömür daha harcayabilirim dedi içinden. Daha çooook zaman lazım…

Güne bakıp, gerindi. Derin bir nefes aldı. Yüzünü yıkayıp, kulenin en üstüne çıkıp oturdu.

Tutkundu… Doğa tutkusu her şeyin üstündeydi, doğada hiçbir şey sert hatlara sahip değildi, neden hayatımızda köşeler, çerçeveler, keskin çizgiler olsun ki.

Tüm renkler yansımalı hayatımıza hayallerimiz nasıl renkli olabilir, yarattıklarımız yeterince renkli ve karmaşık olmazsa? dedi. Başını salladı kendini onaylamak için. Güneş nasıl da kızıl kızıl parlıyordu. Bunu da yansıtmalıyım dedi içinden.

Birazdan yardımcıları da gelirdi, en iyisi biraz çıkıp hava almak diye düşündü. Sıcak birkaç ekmek tüm yorgunluğuna iyi gelirdi. Sokağa çıktı.

Çalışmak ve ölmek için fazla güzel bir gün dedi içinden. Hayat yeni yeni uyanıyordu. Döndü, kuleye baktı.

Sanctus, sanctus, sanctus, hosanna excelsis yazdırmıştı kuleye daha geçen gün. Böylece okuyan herkes İsa’yı övmüş olacaktı. Güneş yazıları parlatmıştı, sanki ilahi bir ışık yayıyordu yazılar. İyice görebilmek için, geri geri çekildi. Evet dedi. Sanctus, sanctus, sanctus, hosanna excelsis… Cebindeki haç kolyesini çıkarıp, avucunda sıktı. Tanrım dedi, İsa’yı övüyorum bütün kalbimle.

Birden bir gürültü koptu, ayakları yerden kesilmiş, havada taklalar atıyor ve inanılmaz bir acı duyuyordu vücudunda. Kalbi midesine, midesi beynine karışmıştı sanki. Keskin bir metal ve düdük sesi kulaklarını patlatıyordu.

Birden bitti her şey, sürüklenerek yere yığıldı. Beyaz bir düş görmeye koyuldu.
Vücudundaki tüm acı uçup gitmişti. 13 yaşındaydı, manastırdaydı. Resim yapıyordu, tüm evleri oval, tüm çatıları da rengarenk yapmıştı. Bir masalda hayat, bir masalı yaşamalıyım ben de, her şey masal kadar sıradışı ama yanı başımızdaki kadar gerçek olsun diyordu öğretmenine.

Öğretmen, hayal sadece hayal olarak kalmalıdır Antoni!! Hayaller gerçekleşmediği zaman acı verir! Diye payladı. Omuzlarını silkti. O hayallerinin peşinden gidecekti.
Başka bir kapı gördü, hızla kapıyı açtı. Uzun yıllardır dostu, Eusebi Güell oturuyordu bir pencerenin önünde.

- Dostum Antoni! Gel ve şu güzel çiçeklere bak. Sence Tanrı renkleri keşfetmemiz için mi bu güzel çiçekleri yarattı?

- Doğada o kadar çok sır saklıdır ki, onu ancak görmeyi bildiğinde anlarsın Eusebi dedi Antoni. Tanrı bizim için öyle sırlarla donatmıştır ki yaşamı. Bu çiçeklerin kokularını yayamayabilirim, ama renklerini verebilirim taşlara.

- O zaman bizim için bir mucize yaratmalısın dostum, dedi Eusebi. Bir yamaçta renklerle dolu masal evleri yarat bize. Mozaikleri ve rengarenk taşları toplarken gördü kendini. Alıyor, okşuyor, siliyor ve yapıştırıyordu. Işıklı bir kapı daha gördü, uçar gibi koştu kapıya.
-
Deniz kenarındaydı. Eline biraz kum alıyor, suyla ıslatıyor, kumların suyla avucundan akıp esrarengiz şatolar oluşturmasını seyrediyordu. Kumdan şatolar… Tekrar kum aldı, tekrar avucundan akıttı. Tekrar aldı, tekrar akıttı. Tam 12 tane kule yapmıştı. Bunları İsa’nın havarileri için yaptım dedi. Aceleyle daha büyük iki kule daha yaptı. Biri İsa’yı ve biri de Azize Meryem’i simgeleyecekti.

Birden sisler içinde, annesinin güzel sesini duydu, Antoni!!! Gitme vakti oğlum, ışığa gel!!

Yüreğinde serin bir rahatlık duydu yerde yatan adam. Ölmek için fazla güzel ve güneşli bir gün olsa da, ölüm hep en olmadık zamanlarda gelirdi. Son kez güçlü bir nefes aldı ve doğrularak ışığa doğru yürümeye başladı. Kuledeki Sanctus, sanctus, sanctus, hosanna excelsis yazısı daha güçlü parlıyordu. Tramvay yolunda dilenci kılıklı bir adam yatıyordu, etrafını insanlar sarmaya başlamıştı. Bakımsızdı, bir ayağı morarmıştı. Elindeki haç yere düşmüştü. Antoni aslında ölmek için güzel bir günmüş diye düşündü kendi cesedine bakarken.

7 Temmuz 1926′da tatlı bir yaz sabahı, tramvay yolunda Sagrada Familia adlı eserine bakarken ezilerek ölen ünlü mimar Antoni Gaudi’den başkası değildi yerde yatan adam. Bir şehre ruhunu katan dahi adam Antoni Gaudi…

Gözlerini kapadı kız. Gaudi’yi yeni tanımışken, ölüm şeklinin trajikliği onu üzmüştü. Sanki güzel bir ölüm şekli varmış gibi. Bu ölüm hikayesini yazmaya karar verdi onun için. La Sagrada Familia’yı bitiremeden, onun aşkıyla, onun önünde ölmüştü Gaudi. Yine onun içine gömüldü. Kimse onu tanımamıştı saatler boyunca, kumdan şato, kutsal aile yarım kalmıştı.

“Üzülme aşkım” dedi sevgili. “Gaudi’nin sonu öyle yazılmış. Neyse ki masalları gerçek yapmış.” Yağmur bütün şiddetiyle yağıyordu Park Güell’de. Hansel ve Gratel masalındaki çikolata evine benzeyen masal evlerden ( Mila evleri ) birine sığınmışlardı. Her şey kremalı dondurma ve lolipop şekerler görünümündeydi. İnsanın masalda olmadığını kavraması için evlerin duvarlarını yalaması gerekiyordu sanki.

Yukarda ağaç gövdelerinden esinlenerek yapılmış ama ağaçlar kadar doğal duran kemerleri dolaşırken, bir yağmur başlamıştı birden bire. Ne güzel olmuştu. Yağmura rağmen kemerlerin altında müzik vardı. Bir grup, viyolonsel ve keman çalıyordu.
Her şey çok büyüleyici, çok romantikti. Sevgili elinden tutmuş, yağmurda koşarak dolaşmışlardı ıslanana kadar. Tüm Park, hem toprak hem müzik koktu. Barcelona estetikti, müzikti. İspanya değil Katalonya’ydı.

Katedralin arkasında eski Katalonya bölgesinde her sokaktan başka bir müzik yükseliyordu hem gündüz hem gece. Sokak sanatçıları çoktu, çok ama çok güzel çalıyorlardı. İnsan dinlerken bulut oldum uçuyorum zannediyordu.

Büyük evler vardı. Sivri uzun çatıları… Çatıların gökyüzünden süzülerek uzandığı peri masalı gibi tılsımlı bir şehirdi. Küçücüktü balkonlar ama hepsinde bol renkli çiçekler vardı. Kadınları kömür gibi siyah saçlıydı, gözleri kahveydi. İngilizce bilinmezdi ama Akdeniz’di, sıcacıktı, gülümsetirdi.

Olaaa ve Gracias demeyi bildin mi karın doyurmak çocuk işiydi. Kız öptü sevgiliyi. Güneş açtı pırıl pırıl. Mozaikler parladı.

Barcelona sadece görülesi değil, gidip bir zaman yaşanasıydı.

Sevgili arkadaşımız Nisan, minik bebeği Demir ile çok meşgul olduğundan bu ay ki yazısını gönderemedi. Bizde Hıncal’ın yaptığı gibi eski bir yazısını dergimize koyduk!

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page