Arnavut kaldırımı gibidir bazı kalpler!

yasamdan

Bir anıyı yaşanmış kılan ne varsa soluklaşıyorsa birer birer, o anı da artık onlarca yıllık siyah beyaz bir fotoğraf kadar uzaktır, ait olduğu yerden. Ve uzun uzadıya süren koşusu içinde bir gün durup da soluklanabilirse insan; gördüğü tek şey, ait olduğu yerlerin zaman zaman değiştiği ve hep bu yerler arasında bitmeyen bir koşu sürdürdüğü olacaktır.

Bazen tüm anılar son ait olduğun yere dairdir. Bazen son ait olduğun yerde hep bir önceki aidiyetlerinin anılarını anımsarsın. Bazense hiç anı hatırlamazsın. Belki de hiç ait olmamışsındır, kim bilir?

Aslında yaşadığın her anı, kendine ait bir yere oturur içinde. Zamanla hepsi yan yana gelir ve tıpkı bir Arnavut kaldırımının parkeleri gibi dizilir. Birleşerek, seni oluşturur. Her bir parkeyi, ilerde bir gün zamanı geldiğinde hatırlamaya başlarsın. Sonra o anı ile bağlantılı diğerlerini… Zincir halde sürer bu ve gezersin o Arnavut kaldırımı yolda. Kimi zaman gülümseten, kimi zaman hüzünlendiren anlar, insanlar, yerler gelir aklına.

Çiçek Pasajı’nın çiçek gibi olduğu zamanları hatırlarsın mesela bazen. Kadınların çantalarına ve kıyafetlerine uygun şapkalar seçebildiği, erkeklerin de en az takım elbiseleri kadar özen gösterdikleri modelleri bulabildikleri dükkanların olduğu bir İstiklal Caddesi gelir aklına. Gündüz, tramvay’ın çanı çalarken aceleyle karşıdan karşıya geçtiğin yerde, gece elinde kemanı ile Bay Paganini adlı sokak çalgıcısı vardır. Ve bir cadde boyutu kadar bir alan içinde, hayat İstanbul’un diğer tüm caddelerinden farklı akmaktadır.

Öyle zamanlardır ki; bir düğüne gidilir gibi gidilir İstiklal’e… İtina ile hazırlanılır. Anlık karar verilmez, muhakkak birkaç gün öncesinden randevulaşılır. Özen ister çünkü İstiklal. Emek Sineması’na girmek, hem film seyretmektir o zamanlarda hem de cemiyete girmektir. Sosyal bir kulüp havasını solumaktır tabiri caiz ise… Bir sürü tiyatro sahnesinin afişlerini takip etmek, haftaya bu temsile gidelim demek, sinema ya da tiyatro çıkışında muhakkak İnci’de profiterol yemektir. Mükemmel mimarileri ile İstiklal binalarını hayran hayran seyrederken, bir anda 48 model Opel Kapitan taksisi ile akan trafiği Galatasaray Lisesi’nin önünde durdurup selam veren Karıncaezmez Şevki’yi görmektir. Onun sarı kırmızı bayraklarla donattığı hayatının, hangi takımı tutarsa tutsun herkes tarafından sempati ile izlenmesi demektir.

Gece kulüpleri demektir İstiklal. Rejans Rus Restoranı’nda yemek yemek, üzerine gerçek, kaliteli bir kadeh Rus votkası içmektir sevdiklerinle ve eşinle… Oradan çıkıp, insanların yine eşleriyle gidebildikleri nezih gece kulüplerinde eğlenmek, felekten bir gece çalmaktır. Şimdilerde pavyon havasına bürünen zamanın nezih mekanlarını, işte o ilk halleri ile yaşamaktır. Rus ihtilalinin ardından İstanbul’a göçen Beyaz Rusların, Ermenilerin, Rumların, İtalyanların, Türklerin, Kürtlerin yani herkesin ortak oluşturduğu bir doku içindesindir. Tüm kültürler, tüm medeniyetler sanki birbirine karışmış gibidir. Ama işte öyle güzel bir karışımdır ki bu, içinde olmak hep heyecanlandırmaktadır seni.

Yağmurlu bir havada, girdiği her caddede özensiz olan bir şoför, İstiklal Caddesi’nde kaldırım sakinlerine çamur sıçratmamak için dikkat etmeye başlar örneğin. Bu caddeye girdiği anda, sanki genetik bir kodlamaymış gibi, istemsiz bir hareket olarak yapar üstelik bunu. Sadece İstiklal’e özgüdür, iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir erkeğin, dar bir geçitte şapkasını çıkarıp selam vererek şık bir hanımefendiye yol vermesi. Öyle zamanları hatırlarsın işte bazen.

Çiçek Pasajı ile Nevizade arasında mekik dokuyan bir akordeon ve yankılanan müziğe eşlik eden hafif çatlamış bir kadın sesi duyarsın, saat gece yarısına yaklaşırken. Madam Anahit’in her masaya konuk olan varlığı çeker seni ya bir meyhaneye ya da bir birahaneye… Bilirsin ki; hem pasajda hem de Nevizade’de bulunan yüzlerce masanın tek sahibidir Madam Anahit. O masalarda buluşan, içen, gülen ve ağlayan tüm İstanbul ise sadece konuktur. Gelir ve geçer. Birbirine çamur sıçratmadan!

Taş plaklardan yükselen Senar’lar, Müren’ler eşliğinde kah terk edilmişliğin ve hüznün dibini görürsün kadehlerde, kah sevinçli bir haberin coşkulu kadeh tokuşturmalarına bırakırsın kendini. Yanyana iki masadan birinde hayat bu coşkuyla hızla akarken, diğer masada acının ağırlığı ile durabilir, bilirsin. Ve bu sadece İstiklal’de olur. Her iki masanın ortaklaşa algıladığı tek ses ise Madam Anahit’in akordeonudur.

Kaytan bıyıkların, briyantinli saçların, jilet gibi ütülenmiş pantolonların, erkeği “ağırbaşlı ve efendi” yapan ceketlerin zamanıdır. Ceketin göğüs cebine iliştirilen mendilin anlamlı olduğu yıllardır.

Zaman,
usulcacık geçiverir yanımızdan,
titrek hüzünlü ve çaresizce.
Bir martının kanatlarında, bir kitabın sayfalarında, piyanonun tuşlarında
geçip gidiverir yanımızdan
dokunuş kadar yakın,
melekler gibi sessiz….
Gönlümüzde bir kırıklık ,anılar kalır yaşananlardan.
Ama çaresiz…
her şey değişir her şey gelişir istemesek de
Zaman kayıp gider avuçlarımızdan…

SAİM SABAN

Diz hizasında eteklerin, topuklu ayakkabıların, ten rengi çorapların arkasında topuğa dek inen ince ve zarif bir çizginin, bir parça tül ve şık bir çiçek ile tasarlanmış şapkaların, saçlarda firketelerin olduğu zamanlardır.

Öyle farklı bir yerdir ki İstiklal; Turan Seyfioğlu’nu, Ayhan Işık’ı, Muzaffer Tema’yı, Ahmet Tarık Tekçe’yi, Belgin Doruk’u, Cahide Sonku’yu görebilmek, saygılı bir mesafeden, kibarca selamlaşabilmek için gidersin bazen. O anın unutulmazlığını nakşedersin anılarının en özel yerine. Ya da Necip Fazıl’ın, Yahya Kemal’in, Orhan Veli’nin yan masanda oturduğunu fark edersin bir gece; hüzün çökmüş bir çilingir sofrasının etrafında. Senin ağladığın, içtiğin kadın için yazılmış gibi gelir her şiir. Onlar birbirlerine şiirler okurken, sen içinden tekrar edip, hep kalbindeki kadının adını koyarsın dizelerin içine.

Hatırladığın, yaşadığın, sevdiğin ve sevmediğin her şeyin bir parke taşı olduğunu bilmek, yan yana geldiklerinde Arnavut kaldırımı bir yaşam biçimi olduğunu anlamaktır, İstiklal…

Arnavut kaldırımı gibidir çünkü bazı kalpler o yıllarda… Parça parça olsa da hep bir bütünmüş gibi dik ve sağlam durmaya çalışan… Ve anıların arasında gezindikçe, içini sızlatan bir anı o parke taşlarının arasına saklanmış, sen hatırlar hatırlamaz üstüne sıçramak için hazır beklemektedir. Yıllar geçer, Arnavut kaldırımı yolların hepsi birer birer asfalt yol haline gelir ancak yüreğin bir kere Arnavut kaldırımı olmuşsa, asla yeniden birleşemez, bütünleşemez işte. Sağlam kalsın diye aralarda artık iyice eskimiş, yıpranmış olan parke taşlarını söküp yerine yenisini eklemeye çalışırsın. İşte söktüğün o anı her ne ise, onu anı yapan her şey de soluklaşır, bulanıklaşır git gide…

Zaman içinde izlersin; bir kadının silueti kadar unutulmaz İstiklal’in yaşadığı değişimi… Taş plaklar kasetlere dönüştükçe seyrekleşir, sonu caddeye çıkan yürüyüşlerin. Sonraları yolun hiç düşmez hatta. Belki de düşürmezsin. Şapkalar görünmez olur, kentin kalabalıklığı arttıkça. Pera, Krepen, Markiz; hepsi birer nostalji kahramanı olur zamanla, şehrin ve caddenin yeni nesil ziyaretçileri için. Bir turist gibi izlerler, bir zamanlar senin ayak bastığın yerleri. Ve işte bir gün Madam Anahit de ölür. Nevizade’de, Çiçek Pasajı’nda; zamanında O’nun hüzünlü ve hafif çatlak sesi ile gözleri dolan, aşkını anımsayan, kadehleri ardı ardına devirirken yüreği de Arnavut kaldırımı kadar parça parça olan herkesin de içinde bir şey ölür aynı anda. Sanki Madam Anahit ölünce, o güne dek uğruna içtiğin her kadın da ölmüş sayılır. Sanki sevdiğin her kadın, İstiklal’in o büyülü dünyası içinde sefalete yenik düşmüş, hayata gözlerini kapamış bir Cahide Sonku’dur artık.

Sen de bu yüzden gitmezsin artık İstiklal’e… Cadde; sevdiğin kadınların mezarları ile doluyken, artık sadece bayramlarda saygı ziyaretleri yaparsın belki en fazla… Kendine, kendini en yalnız, en kalabalık, en gerçek ve en hayal hissettirecek bir masa kurarsın evinde. Artık kimsenin mırıldanmadığı şiirler mırıldanırsın, her kadeh için bir tane… Cadde’nin yeni nesil sakinlerinin şarkı sözü sandığı, seninse belki daha şairinin kaleminden kağıda dökülür dökülmez ezberlediğin bir Attila İlhan şiiri ile kapatırsın geceni:

Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız.
Gitti dostlar, şölen bitti, ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımızda sıralı sırasız
O mahur beste çalar Müjgan’la ben ağlaşırız

Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı

Bitmez sazların özlemi daha sonra daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara…

ATİLLA İLHAN

PAYLAŞ : Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestEmail this to someoneBuffer this pageDigg thisFlattr the authorShare on RedditShare on StumbleUponShare on TumblrPrint this page